• Öziko

İNCİNMİŞİM

Siz de sanki ne yaparsanız yapın bir labirentteymişsiniz hissine kapıldınız mı hiç? Benim iki artı bir evimizde bunu hissetmem pek zor olmadı. Peki ya bir uçurumun kenarına gidip avazınız çıktığı kadar bağırmak istediniz mi? Tam uçurumun kenarına geldim ki yükseklik korkumun ağır bastığını fark ettim ve koşarak uzaklaştım. Peki ya kara kaybolana kadar denizde bilmem kaç kulaç attığınız bir an? Bari bunu deneyeyim dedim fakat ayaklarıma bir şey batacak, yengeçler gelip serçe parmağımı koparıp yem edecekler diye denize plaj ayakkabısıyla giren biri için baya iddialı bir terapi yöntemi olduğunu fark ettim. Denizde makarnamla usul usul süzülmeye devam ettim. Ama en kötüsü de sevdiğiniz şeyleri zorla yapma hissi. Sevdiğin şeyleri de silah zoruyla yapıyormuş gibi hissediyorsan yaşamanın ne anlamı var peki?

Her şeyin üst üste geldiği bir dönem depresyon, anksiyete, panik atak ve ben kol kola girerek psikoloğun yolunu tutuyoruz. Aşırı gerginim. Psikolog bana ben psikoloğa bakıyorum. Kafamın içinde planlar yapıyorum. Nerden anlatmaya başlasam acaba? Doğru teşhis önemli tabi. Psikoloğun ilk sorusu ailende ve çevrende psikolojik sorunları olan var mı, oluyor. Aa evet diyorum hepsinin psikolojisi bozuk. Kadın da şaşırıyor. Aa öyle mi, nasıl bir tedavi gördüklerini, raporlarını ve kullandıkları ilaçları soruyor. Haa yok öyle değil bana göre onların hepsinin psikolojisi bozuk. Yani kendimce öyle düşünüyorum. Twitter’da okumuştum. Psikoloğa gidenler asıl psikolojisi bozuk insanlar tarafından psikolojik şiddete maruz kalan insanlardır ya. Oradan şeyetmiştim ben. Neyse en iyisi hiç şeyetmeyeyim ben. Koskoca psikoloji bilimine de Twitter’da okuduğum sözle yeni bir yaklaşım getirdim ya daha da bir şey demiyorum kendime. Neyse psikolojim bozuk benim ya çok üstüme gelmeyin. Kadının yüzünde tuhaf bir ifade oluşuyor ama okumuş kadın tabi uzmanlık gereği hiç mimik oynatmıyor. Ben de çözemiyorum. Ben sanıyorum ki bir anda anlatacağım her şeyi. O da bana diyecek ki sen haklısın canım ya ağlama boş ver olur öyle şeyler, takma kafana falan. O öyle olmuyor işte benim psikoloğum benden çok konuşuyor. Bana kitaplar öneriyor. Ev ödevleri bile veriyor. Başladık bir kere napalım sırf bitsin artık diye ders çalışır gibi verdiği ödevleri yapıyorum, kitapları okuyorum, tavsiyelerini dinliyorum. Kendimi okula zorla gönderilen çocuklar gibi hissediyorum.

Akşam eve geliyorum. Psikoloğum ev ödevi verdi onu yapmam gerekiyor. Kendimle yüzleşecekmişim. Ya ben aynaya bakıp kendi kendime konuşuyorum zaten. Ne gerek var şimdi böyle şeylere? Neyse mecbur yapacağız. İki sandalyeyi karşılıklı koyuyorum. Birine ben oturuyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Karşıma 20 yaşındaki Öziko’nun oturduğunu hayal ediyorum. Aman Allahım o da ne? İyi ki büyümüşüm ya şükürler olsun! Bu saçlarımı kim kesmiş böyle bana bu kötülüğü kim yapmış? Neyse baktıkça alışıyorum. Yine de sempatik bir yanım var gibi. Önce bir suskunluk oluyor aramızda. Bana unuttuğum şeyleri hatırlatmaya geldiğini ve benimle ufak bir yolculuğa çıkmak istediğini söylüyor bu küçük kız. Karşılığında benimde gelecekten bir iki tüyo vermemi söylüyor. Tamam diyorum ama bir şartla eğer 28,75 yaşındayım diye bana abla demeye kalkarsan saçını başını yolarım senin. El sıkışıp anlaşıyoruz. Sonra başlıyor hatıralar, insanlar, olaylar canlanıp konuşmaya.

Beni alıp taa Aydın Nazilli’ye götürüyor. Başta buraları sevmediğini hatta gitmek için bin bir yolu denediğini ama sonrasında çevresini asıl güzelleştiren şeyin etrafında olan, onu gerçekten seven birkaç samimi insanın olduğunu söylüyor.

Güzel bir ilkbahar mevsimindeyiz. Beni 20. yaş günü partisine götürüyor. Nasıl oluyor da bu kadar insanın toplandığını merak ediyorum. Kendisi doğum günü partisine pek hazırlanamamış. Neden diye sorduğumda arkadaşlarının saçlarını yapıp kıyafet kombinlerini ayarlamaktan kendine pek özenemediğini söylüyor. Kız, sen biraz saf olabilir misin acaba? İnsanları mutlu etmeyi, paylaşmayı sevdiğini, bir insanın yüzündeki gülümsemenin nedeni olmaktan daha güzel bir şey olmadığını söylüyor. İyi peki bakalım öyle olsun. Daha neler göreceğiz?

Bu kızlar neden her şeye gülüyor anlamıyorum. Ama bak her şeye. Kendilerine gülünecek bir şey mutlaka buluyorlar. Ay başım kaldırmıyor bunları. Beni bi salsan mı artık, diyorum. Hayatta bırakmam daha yeni geldin, diyor. Mekandan ayrılırken son kalkan dolmuşu kaçırdığımızı söylüyorlar. Ee şimdi napıcaz? Sen bunu düşünmedin mi, diyorum. Öğrenciliğin bize verdiği yetkiyle öncelikli hedefimiz plansız yaşamak diyor. Fazla garantici ve kontrolcü olduğumu söylüyor ve bırakacakmışım her şey dağınık kalsınmış. Hala aralarında gülüşüyorlar ya daha da bir şey demiyorum. Bana bak saftirik, o zaman ikinci hedefin tabana kuvvet olsun. Çünkü şimdi yürümeye başlasak sabaha anca varırız, diyorum. En son halledeceğini söyleyip içeriye gidiyor ve içeriden mekânın aşçısıyla çıkıyor. Onun arabasıyla gidecekmişiz. Tam rahatlarken arabayı gördüğümde başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Şu kadar söyleyebilirim ki böyle bir araba yeryüzünde bir tane var o da sadece bu amcamızda. Araba o kadar eski ve o kadar alçak ki kaldırım kadar anca boyu vardır herhalde. 7 kişinin bu arabaya sığması gerçekten mucizeydi ve biz bunu başardık. Gerçi en son arkaya sıkışmaya çalışan kişinin başı içeride ayakları dışarıda kalmıştı ama o da yatay bir şekilde kendini arabaya yerleştirdi. Gerçekten bravo! Aşçı şoför arabayı o kadar yavaş sürüyor ki inip koşsak daha hızlı giderdik bundan eminim. Neyse ölmeden geldik ya ben ona şükrediyorum. Yurdun kapılarının kilitli olduğunu görünce güvenliğe yakalanmadan mutfak penceresinden atlayarak içeri giriyoruz. Bugünlük heyecan dozumu fazlasıyla aldım küçük kız. Bekçiye yakalanmadan içeri girebilirsek başka bir şey kalmıyor zaten, diyor. İçimi rahatlattın, sağ ol gerçekten. Sorun odaklı değil çözüm odaklı olmamı, her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini, gerekirse yardım istemekten çekinmememi, yalnız olmadığımı söylüyor. Peki, seni çok bilmiş artık müsaadenle uyumak istiyorum. O da arkadaşının hediye olarak aldığı sonradan ismini Fatoş olarak koyduğu ve tamamen insanmış gibi davrandığı küçük ayıcığına sarılarak uyuyor.

Şimdi bir sonbahar esintisinde uyanıyoruz. Arkadaşlarıyla plan yapmışlar Kütahya, İzmir, Denizli gezeceklermiş. Güzel olabilir aslında. Seyahat etmeyi çok sevdiğim bu zamanlardan belliymiş demek ki. Arkadaşlarıyla bütün paralarını birleştirip yola koyuluyorlar. Tek hemfikir oldukları konu hiçbir şekilde zorda kalmadıkça para harcamamak oluyor. Tabiî ki bu da istedikleri gibi gitmiyor. Trende, otobüste, dolmuşta, havada, karada her yerde para harcıyorlar. Hayatımda hiç bu kadar gereksiz para harcandığını görmemiştim. Birlikte yiyorlar, içiyorlar, gülüyorlar, keşfediyorlar, eğleniyorlar ve öğreniyorlar. Peki, ben bölüyorum ama çok küçük bir şey sormak istiyorum sırf meraktan. Ay sonunun gelmesine yaklaşık 28 gün kadar var ve siz yarınlar yokmuşçasına para harcadınız. Tam olarak ne yapmayı düşünüyorsunuz? Tam olarak düşünmüyorlarmış, bana da değiştiremeyeceğim şeyler için çok fazla düşünmememi ve yarını düşünürken bugünü kaçırmamamı söylüyor. Mutlu olmak için bugün elinden ne geliyorsa yap. Bugününü kimse sana geri vermeyecek, erteleme hayatı, yarın çok geç olabilir diyor. Galiba bu konuda haklısın küçük kız.

Bu yorucu birkaç günden sonra artık sakin kafayla karşılıklı oturup konuşmanın zamanı geldi. Her zaman gittiği çay bahçesine gidip oturuyoruz. Girene kadar herkesle selamlaşmasan olmaz mı? Mahallenin muhtarı falan olabilir misin sen? Olmaz biz burada aile gibiyiz, diyor. Hâlbuki ben karşı komşumu bile tanımıyorum. O sırada içeriye biri giriyor. Bizimkinin gözlerinin içini parlıyor. Seviyorsan git konuş bence, diyorum. Yok, canım ne alakası var, diyor. Bak sana şu kadar söyleyeyim gelecekte flört denen lanet bir şey icat etmişler. Sevgiliden biraz az, arkadaştan biraz fazla, terk edilmeye müsait, sevgili olmaya da müsait, evlenmeye de müsait, bir anda yokta olabilir, olmayabilir de, yaşanabilir de yaşanmayabilir de bu kısır döngü bir ömür sürebilir de. O yüzden çıkma teklifinin son demlerini yaşıyorken git konuş bence. Gülümsüyor bana, biraz da utanıyor.

Sözü değiştirip gelecekten haberler vermemi istiyor. Ben şimdi sana birkaç şey söyleyeyim söylemesine ama o zaman yaşayacağın hiçbir şeyin heyecanı kalmaz ki. Sen en iyisi yaşayarak öğren. Ancak öyle, kendini, sınırlarını ve hayatı öğrenebilirsin. Ama ben illaki bir şeyler duymak isterim dersen birkaç gereksiz bilgi verebilirim sana. Mesela şu an öyle sağlam dostluklar kurmuşsun ki onlar başka şehirlerde de olsa hala varlar. Bir de hala 20. yaş doğum gününde sana alınan ayıcığa sarılıp uyuyorsun. Bir de yaz kış örttüğün yorganının seni tüm kötülüklerden koruduğuna inanıyorsun. İskeleden ayaklarını sarkıtmaya korkuyorsun. Yüzme bildiğini iddia ediyorsun ama bilmiyorsun. Bazen kendini Rock şarkıcısı gibi hayal ediyorsun ama sesin güzel değil. Bir de hala Ogün Sanlısoy hayranısın ama böyle aşık derecesinde. Bir de ne zaman üzülsen önce Allah'a sonra metal gruplarına havale ediyorsun. Bir de sanki hayatında fil görmüşsün gibi fillere bayılıyorsun, uğuruna inanıyorsun. Her anıyı saklıyorsun. Geziyorsun, dans ediyorsun, okuyorsun, yazıp çiziyorsun. Bazı şeylerde de ismi lazım değil genelde başarısız oluyorsun ama onu da yaşadıkça görmeni tavsiye ediyorum.

Peki, sıra sende anlat bakalım bana, sen neden bu kadar mutlusun, ben neden bu kadar mutsuzum? Başlıyor küçük kız anlatmaya. Çünkü bizim burada küçük bir dünyamız var. Samimi ilişkilerin hakim olduğu, neysen o olduğun, rol yapmadığın, küçük hesapların dönmediği, bugünü yaşadığımız, farklılıklarımıza saygı duyduğumuz, birbirimizi sevdiğimiz, birbirimize güldüğümüz ve en önemlisi birbirimize güvendiğimiz bir dünyamız var. Bir de dön kendi hayatına bak şimdi. Bunların kaç tanesini sayabilirsin? Durup bir düşündüm. Haklıydı. Sistem beni öylesine içine çekmişti ki bir robottan farksız olmuştum. Kendim gibi değil de kabul görmek için onların istediği gibi davranmıştım. Onların beni soktuğu kalıpları doğru sanmıştım. İnsanlar beni sevsin diye saçma sapan şeyler yapmıştım. Yarını o kadar çok düşünür olmuştum ki bugünümü yaşamayı unutmuştum. O kadar çarpık ilişkilerin ortasında kalmıştım ki artık onlardan farksız olmuştum. Öyle bir hale gelmiştim ki kimseye güvenmez olmuştum ve böyle yaşamak çok zor bir hal almaya başlamıştı. Kimseye güvenmeden, insanları sevmeden hep gardını alıp bekleyerek yaşanır mı hiç?

Küçük kız konuşmaya devam ediyor: Yaşadığımız ne kadar kötü olay varsa bunların toplamına tecrübe diyoruz. Tecrübe dediğimiz şeyi çektiğimiz acıyla orantılı görmek yaşadığımız bir sürü iyi anıya saygısızlık değil midir? Neden iyi anları, iyi insanları, iyi olayları bize bir şey katmış gibi görmeyiz de acıların bizi olgunlaştırdığını varsayarız hep? Kaskatı, duygusuz ve ruhsuz bir insan olmanın adını da olgunluk koymuşuz.

Söze ben giriyorum: Hayır efendim, kabul etmiyorum ben bunu. Ben ömrüm boyunca hep bir yanımın çocuk kalmasını, hayallerimin, heyecanımın hiç bitmemesini, küçük mutlulukları, samimi, sevgi dolu ve sade bir yaşamı savunacağım. Ben hayatım boyunca sen olmak istiyorum. Ben senin gibi saf, çıkarsız, sevgi dolu, güzel bakan, güzel gören ve herkese iyilik güzellik dileyen biri olmak istiyorum. Değişmek, olgunlaşmak, herkes gibi olmak, kalıplara girmek, toplumun kadına yüklediği anlamlara göre hareket etmek istemiyorum. O yüzden benim sana verecek hiçbir öğüdüm yok. Hep sen olmak, seni hatırlamak, seni unutmamak istiyorum.

Birbirimize sarılıp o her zaman kendi kendimize söylediğimiz sözü tekrarlıyoruz. “Geçti, hepsi geçti.” Gözümüzden iki damla yaş düşüyor. Kendimi bildim bileli ağlak bir insan olmuşumdur zaten. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ayrılık vakti geldi çattı. Şu an itibariyle saat gece yarısını geçiyor ve 4 Nisan 2021 tarihine girmiş bulunuyoruz. Bugün bizim doğum günümüz. Sen tam olarak 21, ben de 29 yaşına adım atmış bulunmaktayım. Gel sana şöyle bir daha sarılayım. Heyt be! Ne de olsa bir Öziko kolay yetişmiyor. Doğum günümüz kutlu olsun küçük kız. İyi ki varız be! Birbirimizi bir daha hiç kaybetmemek dileğiyle…