• Öziko

BU BENİM ÜTOPYAM



Nasılsa ütopyalar gerçekte olmayan olması da pek mümkün gözükmeyen ve tasarlanan bir şey o halde bu da benim tasarladığım ütopyam olsun kendi çapımda. Biraz hayal, biraz gerçek, biraz mübalağa, biraz da saçmalık... Zaten işin içinde karışıklık ve çarpıklık olmasa bana yakışmaz diye düşünüyorum. Şimdi hazırsanız size ütopik bir masal anlatmak istiyorum.

Zamanlardan zamansız bir günde İsviçre'nin Alpleri gibi bir yerdeyim. Dağlarda, bayırlarda hopluyorum, zıplıyorum, tam bir Heidi’yim. Sepetimde elmalarım eksik sadece. Üzerimde orta çağı andıran krem rengi uçuş uçuş güzel bir elbise. Kendimizi korumak zorunda olmadığımız ve cinsiyetçi tavırlara maruz kalmadığımız bir yer. Evler genelde taş ve ahşap karışımı, sade, iki katlı, bahçeli; kokusu, tarihi ve ruhu olan evler. Tıpkı insanlar gibi. Kimsenin evi bir diğerinden üstün ya da kötü değil. Beton yığınlarının hakim olduğu gri şehirler yok. Dünyaya doğa hakim. Bizler hayvanların doğal yaşam alanı olan doğayı işgal etmiş değiliz. Aksine burada misafir olduğumuzun farkındayız. Herkesin birbirinin yaşamına saygı duyduğu bir yer burası.

Peki, bu insanlar ne yiyor ne içiyor? Bahçelerimizden ekip biçiyoruz. Kendimize yetecek kadar topraktan alıyoruz. Öyle fazladan ekeyim bunları satayım falan yok. Burada yaşayan halkta üç gruba ayrılıyor: çiftçi, zanaatkar ve sanatçı. Karnımız da ruhumuz da doyuyor. Öyle stresli, psikolojik baskılı, patronun çok zengin olduğu çalışanın sadece borçları ödemek için çalıştığı ve sömürüldüğü dünya düzeni yok. Bahçenden topla ye, canın mı sıkıldı çal, eğlen, dans et, güzelim Alplerimiz var resim çiz, dağda bayırda koştur öylece ya da oku. Oku demişken kitaplar değiş tokuş esasına göre dağıtılıyor. Böylece kitaplarımız hiç bitmiyor. Herkesin evinde kocaman bir kitaplığı var. Onun dışında en sevdiğim yanı herkesin vegan olması. Hayvansal gıda yok, endüstri yok. İnsanlar neyse hayvanlar da o. Kurallarımız onları ve bizleri korumaya yönelik. Mutlu mesut geçinip gidiyoruz. Her evde bir hayvan besleme zorunluluğu var. Neden diyeceksiniz, onu bende tam olarak bilmiyorum. Besleyin canım, bahçeli kocaman eviniz var sonuçta nolmuş yani. Bu hayvanlar onlardan yararlanmak için değil onlara bir yaşam alanı sunmak için. Bunu en iyi dost gibi düşünebilirsin yahut ailenin bir üyesi gibi de olur.

Ben de kralın biricik kızı prenses III. Öziko. Benim büyük büyük ninelerimin adıymış. III oradan geliyor. Bu dönem hangi dönem derseniz, hem orta çağ gibi hem de değil gibi. Bu çağ benim kafamın içindeki çağ. Ülkemiz, insanların sosyal refahını, mutluluğunu en üst seviyede tutan, hümanizmi esas alan bir ülke. Herkes eşit durumda kimse birbirinden üstün ya da aşağıda değil. Buna sebep olan statü farklılıklarımız da cinsiyetçi yaklaşımlar da yok. Yani aslında sadece insanız.

Peki sen ne yaparsın, derseniz onu ben de çoğu zaman düşünüyorum aslında. Toprakla uğraştım bir süre toprak işini pek beceremediğimi fark ettim Ay bu böcek, ay ellerim kirlendi, ay şöyle, ay böyle, derken etrafımdaki insanları bıktırdım. Sanata yöneleyim dedim, onda da sabrım çabuk tükendi. Hakkını veremedim. Ne yapalım herkesin farklı bir yeteneği var sonuçta. Benim yeteneğim neye var onu tam olarak çözemedim ama vardır illaki bir şeylere.

Bir de kral babacım var tabi. Kraliçe annemi kaybettikten sonra bana gözü gibi bakan, yeri geldiğinde gözünden bile sakınan, pinpirikli, bazen de huysuz, aksi ve lanet bir ihtiyara dönüşebilen biri. Ülkemizde bilge, adaletli, yardımsever ve iyilikleri ile bilinir.

Günlerden bir gün sanata aşırı düşkün olan kral babam, evimize misafir olarak çok ünlü bir ressamın geleceğini söyler. Bir hazırlıklar ki sorma gitsin, sanırsın Urs Graf! Vegan çorbalar, vegan yemekler, vegan tatlılar. Dediğine göre ülkedeki en iyi ressamlardan biriymiş. Yaptığı resimlerin ünü sınırları aşmış. Acaba nasıl birisi? Keşke şöyle adını soyadını yazınca tüm bilgilerini görebileceğim bir şey icat etselerdi. İlerde böyle bir şey yaparlarsa bu ilk benim aklıma geldi, görüyorsunuz. Sonra vay efendim sen söylemedin vay efendim ben duymadım demeyin. Şimdilik sadece etrafıma sorarak bir şeyler öğrenebiliyorum. Duyduğuma göre ülke ülke gezermiş. Oralarda resimler çizermiş. Yaptığı resimlerden elde ettiği gelirlerle çocukları sevindirir, yardıma ihtiyacı olanlara yardım edermiş. Bir süre gittiği yerde kalır, oranın kültürünü, insanlarını, dilini öğrendikten sonra yoluna devam edermiş. Kendisi oradan gitse bile adı iyilikle güzellikle anılırmış. Bahçesinden dışarı çıkmayan benim gibi biri için diyar diyar gezmek bu ne büyük bir hayal. Ne hikayeler, ne hayatlar biriktirmiştir şimdi.

Çocukluğumdan beri bu şatoya tıkılıp kaldım. Ayların, yılların, mevsimlerin geçişini penceremden yıldızları izleyerek geçirdim. Kitaplarımdan öğrendim ne varsa. Bir kafeste büyümüş gibi hissettim kendimi ama haksızlık etmeyeyim şimdi benimki biraz altın kafesti. Ama ben işte ille de vatanım, ille de vatanım diyorum kral babacım. Ah beni bir duysan! Beni bi bırak, beni bi sal artık özgürlüğümü tadayım gözünü seveyim. Her şeyin fazlası zarar, sevginin de aşkın da kinin de. Bu şekilde isyan ederek yıllarım geçiyor. İsyanımın içimden olması dışında pek bir sorunum yok aslında. Kendi haklılığıma bir ben inanıyorum. Söylediğim her şeye katılıyorum.

Bahçede gezinirken ressam III. Teodor uzaktan beliriyor şovalesiyle. Aman Allahım o ne güzel bir şovale tutmaktır öyle! Bir insan ancak bu kadar güzel şovale tutabilir. Onu ilk gördüğüm anda içimden bir şeyler kopuyor. Önce bir şimşek çakıyor sonra bir anda her şey tozpembe oluyor. Benim üzerimde gelinlik, onun üzerinde damatlık beliriyor. Arkada inceden bir Jazz müziği kulağıma geliyor. Saksafonun sesi bir anda hepsini bastırıyor. Derken swing müziği ritmini arttırıyor ve kendimizi yerel dansımız olan lindy hop yaparken buluyoruz. Sonrasında tam nikâhımız yapılacakken kral babamın dürtmesiyle kendime geliyorum. Sağ ol babacım, gerçekten zamanlaman bir harika!

Düşünüyorum da resmen birbirimiz için yaratılmışız. Bak benim adım III. Öziko onunki de III. Teodor, bu kadar benzerlik olur pes doğrusu! III ve III nasıl da uyumluyuz. İçimde bir çocuk dans ediyor sanki. Öyle güzel görünüyor dünya.

Teodor inanılmaz yetenekli bir insan. Sanatçıların genelde farklı bir dünyaları oluyor. Hayatı daha farklı görüp yaşıyorlar, farklı düşünüyorlar ve bunları sanatlarına yansıtıyorlar. Aslında ben de çok değişik bir insanım ama tek eksiğim bunu yansıtabileceğim bir sanat alanının henüz icat edilmemiş olması. Birçok müzik aleti çalıyor, hemen hemen hepsi kadarı. Bu kadar yetenekli olmak zorunda mısın Teodor? Aramızdaki uçurumu açtığın için seni affetmiyorum şu anda. Halbuki ben ıslık bile çalamıyorum. Ama güzel dinlerim. İyi bir dinleyiciyim bu sayılmaz mı? Çok da güzel şarkı söylüyor. Ben de 9 yaşındayken kraliyet korosundaydım aslında. Bak, işte bir ortak yön daha. Gerçi 9 yaşındaki sesim kalmadı ama olsun. Sonuçta bir müzik tecrübem var, sayılır. Of tamam itiraf ediyorum sanırım hiçbir şeye yeteneğim yok. Ama çok okurum çok konuşurum mesela. Konuşabilmekte bir meziyet değil mi hem?

Ertesi gün kral babamla birlikte bahçeye iniyorlar. Babacım benim de bir portremi yaptırmak istediğini söylüyor. Yaptır babacım, yaptır tabi. O kadar haklısın ki. Teodor resmimi çizmeye başladığı anda kral babam biraz uzaklaşıp şatoya giriyor ama balkondan da bizi gözetliyor. Kaçıncı yüzyılda olursan ol, kral da olsan baba, baba işte. Baba bi gir içeri allasen. İstikbalime neden engel oluyorsun?

Neyse, nasılsa son gün diye Teodor ile o kadar çok konuşuyoruz ki konu konuyu açıyor. Hayallerimizden, yaptığı resimlerden, çizemediğim çöp adamdan, çaldığı müzik aletlerinden, söyleyemediğim şarkılardan bahsediyoruz. O yaptığı ne kadar şey varsa anlatırken ben de bir o kadar yapamadığım şeylerden bahsediyorum. Bir saatlik çizim sohbetimizden dolayı beş saate çıkıyor. Beşinci saati, koltuktan kalkamayıp her yerim uyuştuğunda anlıyorum. Sanırım beni bu koltuktan kazıyarak çıkarmaları gerekecek ama olsun. Hem ne demişler aşk için ölmeli aşk o zaman aşk. Bunu şu an ki durumuma uyarlamayı çok isterdim ama tam karşılığı bir cümle bulamadığımdan ben de en sevdiğim cümleyi buraya bırakıyorum. Gerisini de siz tamamlayın sevgili okuyucu. Derken resmimi bana teslim ediyor. Teşekkür ederek yanından ayrılıyorum. Odama geldiğimde resmi duvara asmak üzereyken bir de ne göreyim? Arkasında küçük bir not bırakmış. Yarın güneş doğduğunda Machu Piccu’ya gideceğini ve beni şatonun arkasındaki ırmak kenarında bekleyeceğini yazıyor. Eğer onunla gitmek istersem onu çok mesut edermişim. Sen mesut olursun tamam da kral babamın bu durumdan mesut olacağını hiç sanmıyorum. Ona bunu nasıl yaparım? Ayy bilmiyorum ki belki de yaparım. Güvenemedim de kendime.

Ertesi gün güneş doğduğunda Teodor’un dediği yerde kaçmak için buluşuyoruz. Tam gidecekken içimden bir şeyler kopuyor. Ne olursa olsun kral babama veda etmeliydim. Kral babamın karşısına el ele çıkıyoruz. Babam şaşırıyor, kızıyor, yavaştan boncuk boncuk terliyor. Ben hayatımda hiç göstermediğim bir kararlılıkla evlenmek istediğimi söylüyorum. Babam birbirimize uygun olmadığımızı, benim bir soylu olduğumu, evlensek bile mutsuz olacağımı söylüyor. Babacım ütopyamıza noldu pardon? Hani hepimiz eşittik. Bakıyorum yalan oldu tabi kendi kızı söz konusu olunca. Karşı çıkıyor tüm yalvarmalarımıza ikna etme çabalarımıza rağmen. Madem böyle, ben yapamayacağım Teodor. Babama bunu yaşatmayacağım. Ahh Teodar, neden Teodor’sun sen? Ayy pardon, başka bir replikle karıştırdım. Konuyu dağıtmayayım.

Suratı sirke satan babamın yüzünde aniden bir gülümseme beliriyor. Hem istikbalime engel oluyor hem de dalga geçiyor. Kötü kral! Ne biçim kralsın sen yakışıyor mu sana hiç bu haller? Sonradan anlıyorum ki bunlar başından beri babamın bir planıymış. Teodor’u da benimle tanıştırmak ve birbirimizle anlaşıp anlaşamayacağımızı görmek için çağırmış. Teodor resmimi çizerken de emin olmuş birbirimizi çok seveceğimizden.

Kral babam beni ressam Teodor’la sade bir düğünle evlendiriyor. Swing müzikleri eşliğinde geleneksel lindy hop dansımızı yaparak gecenin geç saatlerine kadar eğleniyoruz. Vegan yemekler pişiriliyor, herkes yiyor, içiyor, gülüyor, şarkılar söylüyor, etrafta hayvanlar koşturuyor. Herkes o gün çok mutlu. Balayına da Machu Picchu’ya gidiyoruz. Ordan da tüm dünyayı el ele dolaşma kararı alıyoruz ve birbirimizi hiç bırakmayacağımıza hep seveceğimize dair söz veriyoruz. Teodor resimler yaparken ben de altın kafesimden kurtulacak, hayallerimi gerçekleştirecek, insan hikayeleri biriktireceğim. Bayram olur, efendime söyleyeyim seyran olur o zaman şatoya uğrayıp babacığımı göreceğiz tabi. Bir de kitap yazayım, diyorum. Anlatayım gördüğüm, duyduğum, yaşadığım ne varsa. Benim de yeteneğim budur belki kim bilir?

Bu masal burada biter. Ve sonrası iyilik, güzellik, mutluluk...

Uzun lafın kısası, insan eksiklikleriyle insandır. Ne kadar şey yaparsan yap, bir şeyler hep eksik kalacaktır. Herkesin hikayesi kendine özeldir. Bir insanı sevmek önce onun hikayesini sevmektir. Şöyle olursan seni severim diye bir şey yoktur. Sen böyle olduğun için seni seviyorum vardır. Şimdi dosdoğru söyleyin bakalım bana. Bu da mı ütopik değil be, bu da mı değil? Bir ütopyadan konu nerelere geldi.