• Öziko

BİR DEVASA YATAY BİLGİSAYAR KASASI MESELESİ

Bu hikayemde fonda Hakan Peker’den “İllaki aşk arıyorum” şarkısı eşliğinde zaman yolculuğuna çıkıyorum. Gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi, büyürken bir yandan da popüler kültürün etkisiyle sosyal medyanın ve teknolojinin gelişimine yetişmeye çalışan esmer, kara kuru, biraz da güzelce bir kızın hikayesini anlatmaya çalışacağım.

Herkesin milenyum diye ortalarda dolaştığı, büyük teknoloji atılımlarını beklediğimiz o muhteşem yıl: 2000. Herkes kendine milenyum valla. O milenyum bizim eve uğramamış. Bizi teğet geçmiş geçmesine de hayallerimiz de bitmedi ya. Teknoloji anlamında çok şey düşünüyorum, çok hayal kuruyorum ama sobalı evimizde sadece üşüyene kadar tüm bunları düşünebiliyordum. Sonrası bir ürperme, üşüme, titreme derken seni gerçek yaşadığın dünyaya geri getiriyor. Haliyle hayaller yarım kalıyor.

Bana göre teknolojinin mucizesi, gelmiş geçmiş en iyi, en dayanıklı şey şüphesiz Nokia 3310. Kafana düşse travma geçirirsin ama ona asla bir şey olmaz. Telefondaki en güzel özelliklerden biri de yılan oyunu. Bu oyunun keyfini hiçbir oyun vermiyor hala. Bu bir telefon ama iletişim kurmak gerçekten çok zor. Hele başka bir operatör kullanıyorsan, biz ayrı dünyaların insanıyız kusura bakma. Bu durum aramızda yeni bir dil geliştirmemize neden oluyor. İlk çağrıyı atan her zaman en çok sevendir, bu hiç şaşmaz. “Aklımdasın, nasılsın?” demektir. Çağrıya karşılık veriliyorsa bu da “İyiyim sen nasılsın?” demek. Eğer sen de karşı çağrı veriyorsan “Ben de iyiyim.” demektir. Sohbet burada biter. Bence maksimum sohbet seviyesi bu olmalı. Biz burada kalmalıydık.

Eğer kontörün varsa ekrana istediğin karakteri de koyabilirsin, seni ararlarken dıt sesi yerine sevdiğin bir müziği de çaldırabilirsin. Aman Allahım ne havalı bir şeydi! Hele de mesaj vermek istediğin birileri varsa. Yapıştır oradan Yalın’dan Zalim’i şimdi o anlasın anlayacağını.

İnternetin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı zamanlar. Kimin evinde bilgisayar varsa bunlar zengin ya, denilen bir dönem. Ödevlerimiz olduğu zaman kütüphaneye gittiğimiz, ansiklopedi karıştırdığımız son zamanlar. Bir gün babam eve elinde kocaman beyaz, yatay kasalı bir bilgisayarla geldi. Bakınız yatay kasa diyorum. İyi de baba, bunların siyah olanı ve dik kasalı olanı çıktı. Gidipte ilk icat edilen bilgisayarı almak zorunda mıydın? Neyse bu da bir şeydir diyoruz, yine de seviniyoruz, her birimiz bilgisayarın bir parçasını tutarak eve çıkarıyoruz. Mutlu mutlu salonun ortasına kuruyoruz. Eee kurdukta bir şey eksik değil mi? İnterneti ne zaman bağlatırız baba, diyoruz. Ne interneti böyle kullanın, diyor. Diyorum ya milenyum babama tam uğrar gibi oluyor, sonra koşarak uzaklaşıyor. O devasa büyüklükte yatay kasalı bilgisayarımızla yaptığımız tek şey oyun oynamak. Ooo oyun oynarken müzikte çalabiliyoruz. Vay be teknolojiye bak!

Sonra bir bakıyorum ki bütün arkadaşlarımın arasında bir MSN furyası başlıyor. İnternet ortamında arkadaşlarınla konuşabildiğin bir platform olduğunu öğreniyorum. Ben geri kalır mıyım hiç? Kendime en crazy’lisinden, bol alt tireli bir isim belirleyip hesap açıyorum. Ne güzel özellikleri vardı onun. Az ve öz. Sana cevabı geç mi veriyor, gönder titreşimi. Kızdın mı dinlediğin müziklerin ismini göster özelliğini aç. Dinle ordan Yıldız Tilbe “Yürü anca gidersin”, melankolik misin o zaman gelsin ordan Kayahan “Bizimkisi bir aşk hikayesi”. Çünkü buradaki hiçbir müzik rastgele seçilmez. Hepsinin bir anlamı, iletildiği bir yer vardır. Belki de o zamanlar ilişkilerimiz bu kadar karmaşık değildi. Ondandır gönderdiğimiz yere imkanlar zor olsa da ulaşması .

Yıl oldu 2005. Artık rockçu bir ergenim. Gençlerin arasında Face’in var mı muhabbeti dönmeye başladığı yıllar. Bilgisayar hocama şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum:”Hocam Facebook nedir? Nasıl kullanılır?” Adamcağızın bana Facebook’ u anlatışı hala gözümün önünde. Nasıl ciddi, nasıl güzel anlatıyor. Ben de dünyanın en mantıklı sorusunu sordum ama hakkımı yemeyeyim şimdi.

Hemen kolları sıvıyorum. En acilinden kendime bir hesap açmalıyım. Biraz karıştırdıktan sonra Facebook’ un ne kadar gelişmiş bir platform olduğuna karar veriyorum. Karakterin hakkında bilgi edinmek isteyen birinin profiline girmesi yeterli oluyor. Profil fotoğrafı koyuyorsun, müzikler, videolar, yazılar paylaşıyorsun ve istediğin kişileri adını soy adını yazarak bulup ekleyebiliyorsun ve en önemlisi konuşabiliyorsun. Başta ilkokul arkadaşlarını bulabilirsin deniyordu ama ne yapayım ben ilkokulu bana şu an lazım. Anladığınız üzere liseli ergen aşkımı, kara sevdamı, belalımı bulmak için kullanıyorum. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim bu Facebook çağımızın son harikasıydı gerçekten. Teşekkürler Mark Zuckerberg.

Sonrası daha hızlı gelişiyor. Twitter, Snapchat, İnstagram, Youtube kanalları, tiktok... Çılgınca bir tüketim dönemine giriyoruz. Kendimizi ifade etmenin, iletişimin, etkileşimin ve bir şeylere ulaşmanın yolları iyice artıyor. En sevdiğim hala Twitter. Hemen her şeyden haberiniz oluyor. Duygu ve düşüncelerinizi ifade edebiliyorsunuz, farklı fikirleri öğrenebiliyorsunuz. Twitter’ da benim için değişmeyen tek şey ilk twitimde de son twitimde de hala çekiniyor olmam. Çoğunluğa yanlış ya da doğru gelen şey çok hızlı yayılabiliyor. Linçte yiyebilir, göklere de çıkarılabilirsiniz, bir şey olabilir de, olmamış da olabilir. Olmamış olsa bile olmuşta olabilir.

Biraz da en popüler sosyal medya hesabımız olan İnstagram’dan bahsetmek isterim. Bir İnstagram kullanıcısı olarak söylüyorum ki burası kurtlar sofrası. Bir girdin mi içine girdap gibi seni çekiyor. Bazen kapatıp gerçek dünyaya döneyim diyorsun ama şunu da unutma ki İnstagram’ı asla bırakamazsın sadece bir süre ara verirsin. İnstagram’ı ayrılmak istediğin eski sevgili gibi düşün. Dönmek istemiyorsun ama yine de ne yaptığını merak ediyorsun.

Gelgelelim 2021 yılındaki sosyal medya hakkındaki muhteşem tespitlerime. Hemen hemen çoğu sosyal medya hesaplarının ortak işlevleri var. Yani günümüz iletişiminde bunlardan bağımsız yaşamak imkansız değil ama zor. Öyle bir zamana geldik ki sosyal medya kullanmayan insanlar aşırı tuhaf gelmeye başladı. Sosyal medya bağımlılığı öyle boyutlara ulaştı ki bütün günü anlamsızca bu sitelerde geçirebilirsin. Aşırı sosyal medya kullanımına bağlı psikolojik sorunlar bile arttı. Gerçekten tüm bunlara gerek var mı? Bence önemli olan her şeyi ölçülü, abartmadan ve amacına uygun kullanmak. Sürekli yediğimiz içtiğimiz şeylerin paylaşıldığı, birilerine yargı dağıtılan, birbirimize laf attığımız, aldığımız beğenilere göre güzellik algımızı bile değiştiren, arkadaş listemizden çıkardığımızda hayatımızdan da çıkardığımız anlamına gelen, sahte hayatlar yaşadığımız karmaşık bir yer haline geldi. İletişim kanalları arttıkça etkileşimimiz arttı ama anlamlarımız belirsizleşti.

Uzun lafın kısası ben, babam o yatay bilgisayar kasasını eve getirdiğinden beri işlerin çığrından çıkacağını tahmin etmiştim. O günden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hep bir koşturmaca, yenilenme, değişim hali. Tavsiyem, her şeyin dijitalleştiği dünyamızda bizler yine de gezelim, görelim, okuyalım, öğrenelim, araştıralım, sorgulayalım, düşünelim, sevelim, sevilelim hatta bunu tüm sevdiklerimizle paylaşalım ama her şey kararında, yaşamayı unutmadan, hayatı atlamadan ve geçen zamanın farkında olarak.

Bu arada yazımın sonlarına doğru gelirken Youtube’ da Hakan Peker’in “Karam” şarkısı çalıyor. Konumuzla alakası yok ama dinlerken aklıma bir şey takılıyor. Sahi bu Hakan Peker neden hiç yaşlanmıyor? Benjamin Button mısın be adam?