• Öziko

BİLEMİYORUM ALTAN



Hava mis gibi pırıl pırıl bir güneş ısıtıyor ama yakmıyor. Kaş’tan Olimpos’a doğru virajlı yollardan bir taraf dağ, bir taraf uçurum, aşağısı masmavi deniz, yanımda Altan gidiyoruz. İçimden buradan aşağı düşsek asla kurtulamayız endişesi. Çünkü beni bilen bilir en mutlu anda bile bir komplo teorim mutlaka vardır. Koskoca otobüsü kadın şoför kullanıyor. Gururlanıyorum valla helal olsun şoför teyze. Bak görüyor musun Altan, ne güzel kullanıyor, diyorum. Bilemiyorum tartışılır, diyor. Bir şeyi de tartışmasan benimle hayat ne güzel olur biliyor musun Altan?

Şoför teyze bizi yol ayrımında bırakıyor. İnerken şoför teyzemi medeni cesaretinden ötürü tebrik ediyorum. Bu medeni cesaret ne demek oluyorsa artık? Oradan minibüslerle yola devam edeceğiz fakat minibüsün kalkış saatini beklememiz gerekiyor. Durağın olduğu yerde küçük bir bekleme alanı var. O kadar harika bir manzarası var ki. Köşedeki masaya geçip iki ayran söylüyoruz. Böyle küçük işletmelerin ayran ve gözleme ikilisinin lezzeti bir başka oluyor. Bir yandan ayranımı içerken bir yandan gözlerimi kapatıyorum. Hayatı ne kadar şiirsel yaşıyorum. Valla beni bu hayatta daha çok incitirler. Hayatımda ilk defa börtü böceğin sesinin insan sesini bastırdığı ağaçların yapraklarının hışırdadığı tamamen doğanın konuştuğu huzur verici bir yerdeyim Altan’la beraber. Çok yorulmuş her şeyden şikayet ediyor. Böcekler ısırmış kaşınıyormuş, çok sıcakmış terlemiş, ayran da kötüymüş. Her zamanki Pollynnalığımla cevap verirken beni dağa kaçırsalar aa ne güzel dağ dermişim, öyle diyor. Ayy kaçırmak falan diyor. Bu benimle evlenmek mi istiyor, nedir?

En sonunda Olimpos’a varıp bungalov evlerimize yerleşiyoruz. Kısaca buranın hikayesinden bahsetmek isterim. Olimpos’un tarihi o kadar eskidir ki gerçek kuruluş tarihi bilinmiyormuş. Kentin günümüze ulaşmış kalıntılarının çoğu Roma, Helenistik, Bizans dönemine aitmiş. Likya’nın doğusunu temsil eden Olimpos zamanında liman kentiymiş. Kentin ortasından geçen Olimpos çayı sayesinde gemiler kentin içlerine kadar ilerleyebiliyormuş. Olimpos çayının iki tarafında da antik tapınak mezar ve kalıntılar bulunuyor. Bu mezarlar genelde korsan kaptanlarına ait. Bunları gördükçe kendimi sanki o zamanlarda yaşamış gibi hissediyorum. Ne vardı o dönemlerde yaşayan bir prenses olsaydım? Etrafımda korsanlar ama Johnny Depp olanından. Böyle bir sürü Johnny Depp falan hoş olabilirdi.

Akşam olduğunda Olimpos’un sönmeyen ateşi Yanartaş’a geziler düzenleniyor. Yanartaş’ın yakınında inip dağa bir kilometre kadar tırmanıyorsun. Bir ara, akşam vakti elimde fener, etraf karanlık sık bir ormanlık, aşağısı uçurum benim ne işim var burada diyorsun ama sonra o muhteşem manzarayı görünce buna değdiğini anlıyorsun. Altan’da arkadan geliyor işte. Mutlu musun değil misin be adam? Bir insanın içi dışına nasıl yansımaz? Hayret ediyorum.

Yanartaş’a vardığımızda her yerden ateş yükseldiğini görüyorum. Bu gerçekten inanılmaz bir doğa olayı. Gelgelelim ateşin sırrına, Bu ateşin asırlardır yandığına ve hiç sönmediğine inanılıyormuş. İşin aslı yapılan çalışmalar bu alevin kaynağının metan gazı olduğu görüşündeler. Yer altından yukarı doğru sızan gaz buradaki kayaları yakmaktadır. Mitolojik konusuna gelecek olursak Ephra kralının oğlu Hippones, kardeşi ile avlanırken yanlışlıkla kardeşini öldürür. Vicdan azabından kendini kaybeden Hippones ülkesinden kaçıp Tipins kralına sığınır. Tipins kralının karısı tarafından arzulanan Hippones kraliçeyi reddeder. Helal olsun Hippones takdirimi kazandın valla adam gibi adamsın. Bak görüyor musun mitolojikte olsan insanın olduğu her yerde bi entrikalar, bi olaylar, bi çarpık ilişkiler hay Allahım! Neyse konumuza dönelim. Hippones tarafından reddedilen kraliçe Hippones’e iftara atar ve kocasına şikayet eder. Bak sen, hem suçlu hem güçlü! Olaylar olaylar anlayacağınız… Bu gariban Hippones size ne etti? Kral bunun üzerine Hippones’i Likya kralı olan kayınpederine gönderir ve durumu mektupla izah eder. Valla anlayışlı adammış başkası olsa ışın kılıcıyla adamı ikiye ayırmıştı. Bunun üzerine kayın peder başı aslan, vücudu keçi, kuyruğu yılan, ağzından sürekli alevler çıkaran Chimera (çıralı) adlı canavara Hippones’i öldürmesini emreder. Kayın peder dişli çıktı. Keşke sadece ışın kılıcı olsaymış. Hippones mızrağıyla Chimera’yı (çıralı) yerin yedi kat dibine gönderir. Canavar yerin dibinde de olsa ağzından saçtığı alevler topraktan fışkırmaya devam eder. Efsaneye göre Yanartaş ağzından durmaksızın alevler çıkan Chimera’dır (çıralıdır). Efsaneleri severiz biz. Bu gözle baktığımızda Yanartaş daha bir büyüleyici geliyor. Ben yerden fışkıran ateşlere şaşkınlıkla ve hayretle bakarken koskoca efsanelere konu olmuş hiç sönmeyen ateşte marşmelov kızarttıklarını görüyorum. Yemin ediyorum başka bir ülkede yaşayamam ben. İlk olarak kim demiş acaba bu marşmelovu kızartalım da yiyelim diye? Ben canavar olsam yerin yedi kat dibinden çıkıp yüzyıllardır çıkarttığım ateşte marşmelov kızarttıklarını görsem vallahi oturup ağlardım.

Ertesi gün yüzümde pencereden sızan gün ışığının sıcaklığı ve kulağımda binbir çeşit böceğin, kuşun birbirine karışmış sesi ile uyanıyorum. Olimpos’ta harika bir gün bizi bekliyor. Bir sürü doğa aktivitesi seçeneği var burada. Dalış yapıp binbir çeşit balıkla yüzme imkanı, dağ tırmanışı, paraşütle atlama, doğa yürüyüşü, bisiklet ve atv turları ne ararsan var. Hepsi benim bebeğim gibi hangisini seçeceğim ben? Altan’a soruyorum bilemiyorum diyor. Ruhumun ışığını söndürdün be Altan! Ahh ne istediğini bilsen keşke. Sonradan aslında Olimpos’ta yapılması gereken şeyin hiçbir şey yapmamak olduğuna karar veriyoruz. Bir tarafın deniz, bir tarafın orman, bir tarafın antik kent, bol temiz hava, bol sessizlik ve huzur, sade ama insana terapi etkisi yapan bungalov evler. Havasından mıdır suyundan mıdır bilmem yediğin içtiğin şey ayrı bir lezzetli geliyor.

Akşam tamamen ahşaptan yapılan güzel bir mekanda oturuyoruz. Her köşesi ayrı bir merak uyandırıyor inceledikçe inceliyorum. Bu romantik ortamı iki çay söyleyerek bölüyor Altan. Keşke bana da sorsaydın Altan. Çay sevmezdim. Bunu bile bilmezdi, sormamıştı ki. Neyse sonuçta ikimiz adına ilk defa düşünmüştü. Hem çay var içersen yol var gidersen demişler. Bir de çay içen adamın kötü olma şansı yoktur da demişler. Bir de çay içene yılan bile dokunmaz. Pardon bu başkaydı sanırım. Ama şu bir gerçek ki o bir çay ise bende bir filtre kahveydim. Çaya bir sürü methiyeler düzülmüş ama filtre kahve öyle mi? Gariban, dışlanmış, ötekileştirilmiş. Bence bu dünyanın kahrını filtre kahve içenler çekiyor.

O anlatıyor ben dinliyorum. Bir ara nereyi en çok görmek istersin, diye soruyor. Mısır, Fas, Hindistan, Tayland, Endonezya, ama en çok Kamboçya… Ne acayip kızsın sen, diyor. Acayipmişim. İyi bir şey söyledi herhalde. Herkes gibi değilim yani. Farklıyım. Beni farklı görüyor. Demek ki beni seviyor çünkü bana aşık. İlk defa beni dinliyormuş gibi hissettim. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuşum gibi anlattım da anlattım. Hiç gizemli bir kadın olamıyorum. En sonunda bir yanıt beklediğimde bilemiyorum boş ver ya diyor. Boş ver mi? Sahi ben bunu neden hiç düşünmemiştim? Resmen bir aydınlanma yaşattın bana Altan. Teşekkürler Süpermen!

Ertesi sabah mükemmel bir Akdeniz kahvaltısından sonra antik kentin içinden geçerek denize ulaşıyoruz. Size de denize girince ayaklarınızı timsah yiyecekmiş gibi, dev ahtapot gelip sizi saracakmış gibi, köpek balığına yem olacakmışsınız gibi geliyor mu yoksa ben korku filmini biraz abartmış mıyım? Şimdi böyle söyleyince bana da normal gelmedi aslında. Biraz değişik bir insanım galiba.

Aynı gün Altan, Antalya’ya kuzenlerinin yanına gideceğini söylüyor. Yok canım neden üzüleyim ki? -O sırada gözümden bir damla kan damlar.- Ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmüyor. Tam giderken arkasını dönüyor. Pişman oldu beni de çağıracak herhalde diye düşünürken “Minibüse bineceğim varsa bozukluk verir misin?” diyor. İşte tam o sırada keşke Chimera (çıralı) yerin dibinden çıksaydı da şuna bir ateş topu fırlatsaydı anca içim soğurdu herhalde. Arkasından bakakalıyorum. Otele döndüğümde resepsiyona uğruyorum. Sadece kendi kaldığım odanın mı yoksa tüm otelin faturasını bana mı yazmışlar anlamakta güçlük çekiyorum. Ayrılığın faturası ağır olur derler. Şimdi daha iyi anlıyorum. Hatta seni bile anlıyorum artık Altan ve ben de seni bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim.

Buradaki son günümü Adrasan Sulu Ada’da geçirmek istiyorum. Bu dünyada cennet diye bir yer varsa o kesinlikle burası olmalı. Tekneler yanaşıyor, insanlar eğleniyor, boncuk mavisi deniz parıldıyor güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettiriyor. Kulağıma en sevdiğimden bir müzik inceden geliyor. En nihayetinde vardığım sonuç insan önce kendini sevmeli, sonra sevilmeli, kendine değer vermeli. Hayat kısa, dolu dolu yaşamalı, gülmeli, mutlu olmalı, gezmeli, eğlenmeli, koşmalı, dans etmeli, şarkı söylemeli, okumalı, öğrenmeli, bisiklete binmeli, yüzmeli, dağa tırmanmalı, yeni insanlar tanımalı, hayaller kurmalı, bir de en sevdiğinden kendine bir yemek ısmarlamalı. Hayatı kendine güzelleştirmeli, yaşanılır kılmalı, her şeyin geçici olduğunu bilmeli bir de Altanlara dikkat etmeli.

Annemin yeri göğü inleten“Maskeler nerde?” sesiyle irkiliyorum. Uyuyakalmışım koltukta. Meğer bunların hepsi hayal ürünüymüş. Altan’ın da gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yokmuş. Ah be Altan, çok şanslısın! Ben de çoğu zaman gerçek kişi ve kurumlarla ilgim olmasın istiyorum.

Bugün pembe maske tak anne, ne de olsa bahar geldi. Normalleşme adımları atıldığını söylüyor annem, içimi bir umut kaplıyor. Belki bu yaz Olimpos’ta buluşuruz, ne dersiniz? Altansız!