• Öziko

ARKADAŞIM EŞEK



Arkadaşlık… Bazıları için tek bir tanımdan ibaret olsa da bence içinde birden çok şey var. İçinde sevgi var, kardeşlik var, eğlence var, hayaller var, umut var, aile var. Bir insan hayatta iki şeye kendi kararıyla sahip olur. Biri eşi, biri de arkadaşı. Hadi ilkini başaramadım anladım, bari arkadaşlıkta tökezlemeyeyim, hadi onu da geçtim kumarda falan kazanayım, ya da şansım çok açık olsun mesela, ya da param da çok olabilir. Ya param var ama huzurum yok, aşamasını falan göreyim bakayım gerçekten öyle mi oluyor? Benim kafam yine başka yerlere gitti. Ben hemen asıl konumuza döneyim.

Bundan yıllaaar yıllar önce, ilk arkadaşım, çocukluğum, canım ciğerim… Ne güldük, ne ağladık, düşe kalka ne güzel öğrendik ve büyüdük. Nasıl güzel, her düştüğünde elinden tutup kaldıracak birinin olması, o tarif edilmez güven duygusu. Çocukluk arkadaşının insanın hayatında farklı bir yeri var. Hatta karakterinin gelişimine bile katkısı var. Ya da bundan sonraki hareketlerine yön veren bir tarafı.

Gelin size kendi serüvenimi kısaca anlatayım. Çocuktuk o zamanlar. Evimizin tam karşısında evleri vardı. En büyük hobimiz birbirimizin dış kapısında oturup gelene geçene bakmaktı. Bir de her şeyden bir eğlence malzemesi çıkarmaktı. Okul ve mahallemizin dışında başka bir dünyamız olmadığından kendi dünyamızı kendimiz yaratırdık. O beni dinlerdi. Hem de öylesine değil dünyanın en saçma şeyi olsa bile içten dinlerdi. Hiçbir zaman kendimi açıklamak zorunda kaldığımı hayır öyle değil aslında böyle yapmak istedim, bunu kastettim, bunu söylemek istedim, dediğimi hatırlamam. Çünkü o zaten neyi kastettiğimi bilirdi. Ben mahallenin ağırbaşlısı, o da en komiği. En saçma şeylere bile ağız dolusu kahkahalar atardık. Hayat başka türlü nasıl çekilirdi ki? Birlikte hayaller kurardık. O zaman ki küçük dünyamıza ne kadar büyük gelirdi onlar. Mesela beyaz atlı prensimizi bulacak, dünyanın en romantik aşkını yaşayacak ve birbirimizin nikah şahidi olacak sonra o mükemmel mutlu sona şahitlik edecektik. Birbirimizden hiç kopmayacak, daima destekçisi olacaktık.

Sonra ne mi oldu? Hani bazen bir şeye son kere baktığını, ya da son kez sarıldığını, anlarsın ya! İşte o gün geldi, çattı. En kötüsü de bunu hissediyor olman. Zaten o günden sonra neye son kez bakıyorsam hep hissetmişimdir. Sebebini bile hatırlamıyorum ama hayatımın ilk terk edilişini yaşamıştım. Ne ağırdı! Hayatının büyük bir bölümü biriyle geçtiğinde o kişi gidince hayatında doldurulamaz bir boşluk oluyor. Benim de sanki çocukluğumu elimden almışlar gibi hissetmiştim. Düşmüştüm, yalnızdım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Hayatımın ilk terk edilişiydi ve ben birkaç yaş birden büyümüştüm.

Sonrasında herkesle mesafeli olmaya karar vermiştim. Çünkü çok seversen o da gidebilirdi. Ah hayat sorarım sana, bana neden bu kadar büyük bir yük yükledin ki? O günden sonra memnun olmadığım yerde hiç durmadım. Baktım ki benimle arkadaşlığı biraz ilerliyor hemen kaçtım. Aman beni yakın arkadaşları falan sanmasınlar da. Belki o da giderdi ve ben artık kimsenin gitmesini istemiyordum.

Derken üniversitenin en crazy girl zamanları başladı. Üniversitede bu yaklaşımımı değiştirecek insanlarla tanıştım. Sadece güldüğümüzü hatırlıyorum. Her şeye ama her şeye hunharca gülmek ama böyle yarınlar yokmuşçasına. Baktım ki birbirimizin arkadaşından öte ailesi olduk. Güldük, eğlendik, ağladık, düştük, çalıştık, gezdik, gördük, keşfettik. Burada da anladım ki hayatını güzelleştiren şey etrafında olan ve seni gerçekten seven insanlar. Yani mutluluk da acı da paylaştıkça güzel. Hayat biraz da omzuna dokunan bir dost eli, sen atlatırsın, bunu da başarırsın diyen bir tatlı söz, ya da birbirinizle dalga geçerek gülüştüğün bir arkadaş sesi, ya da buralarda sarışın ufak tefek bir kız çocuğu gördünüz mü dediğinde bunu yadırgamayan bir arkadaş yüzü de olabilir. On bir yılı deviren arkadaşlığımıza baktığımda anladığım bir şey varsa o da sana gerçekten değer veren senden gitmiyor araya mesafeler girse bile.

Hayat keşke her zaman hayat bilgisi dersinde böyle pekiyi verse. Bazen de sana “3441 Öziko, otur sınıfta kaldın!” diyor. Hani bir söz vardı, etrafındaki beş kişinin ortalamasısın, diye. Bence bazı durumlarda beş kişi bile olmaya gerek yok. Bir arkadaşın seni ileriye götürürken bir diğer arkadaşın da geriye götürebilir. Yaptığımız bir yanlış varsa o da aman yalnız kalmayayım, korkusuyla arkadaş edinmek, aman çıkıntılık etmeyeyim diye her şeye evet demek. Bu yüzden kendi sınırlarını koruyabilmek için hayır demeyi öğrenebilmeli insan. Ayıp olmasın diye kabul ettiğimiz her şey bazen kötü sonuçlar doğurabiliyor ya da istemediğimiz durumların ortasında kendimizi bulmamıza neden olabiliyor. Bir gün fark ettim ki ben başka bir şeye dönüşmüşüm. Kendime bile yabancıyım. Başkalarının doğrularını kendi doğrum gibi kabullenmişim. Başkaları gibi davranmaya çalışmışım. Beni sevsinler diye belki de, bir şeyler yapıyorum ama ben kendimi sevmiyorum ki. Bu durumdan çıkmak biraz sancılı oldu ama sonunda bunu da başardım. Beni mutsuz eden şeyleri hayatımdan çıkararak kendime ne kadar cesur olabileceğimi de ispatlamış oldum. Sonunda kendim oldum, kendime sarıldım, kendimi affettim. Yoluma bir şey daha öğrenerek devam ettim. Önemli olan aynı doğrulara ya da yanlışlara inanmak değildi. Önemli olan kişisel sınırlara saygı duymaktı.

Gel zaman git zaman yıllar geçti. Bir gün telefonum çaldı. Telefonda çocukluğumdan tanıdık bir ses. O ağladı, ben ağladım. Belki çok konuşamadık ama yine o beni anladı, ben onu anladım. Birbirimize tekrar sarıldık çocukluğumuzun hatırına. O beyaz atlı prensini bulmuş evleniyormuş. Ne gidebildim, ne şahit olabildim. Yıllar önce bana söyleseler böyle olacağını bir de onun için küserdim herhalde. Hayatta da inanmazdım. Ama ne küstük, ne darıldık. Olur, öyle şeyler dedik. Çünkü büyüdükçe anlıyorsun ki hakikaten oluyor böyle şeyler. Özünde iyi niyet varsa takılmamayı öğreniyor insan.

Her zaman zor vazgeçen bir insan oldum. Yemeği sevmesem bile yemeye çalıştım. Kitaptan hoşlanmasam bile belki sonu güzel biter ümidiyle okumaya devam ettim. Bir filmi beğenmesem de sonuna kadar izlemeden diğer bir filme geçmedim. Bir insanı seviyorsam dokuz kere üzsün bir kere mutlu etsin, yine mutlu eder umuduyla hep bekledim. Hiçbirinden kolay kolay bırakamadım. Ama gördüm ki o yemek hiç güzelleşmedi, o kitabın sonu güzel bitmedi, o film mutlu son olmadı. Beni dokuz kere üzen onuncuyu yapmaktan da çekinmedi.

O yüzden o yemeği güzelleşir diye yemeyi bıraktım, o kitabı bitirmekten vazgeçip hemen yeni bir kitap aldım, o filmi de yarıda kapattım ve başka bir filme başladım hemen. Beni üzen her kimse onu da kendi haline bıraktım. Çünkü ömrümüz yarım kalmışlıklarda boğulmak ve bir şeyler beklemek için çok kısa.

Bu hayattaki en güzel şey arkadaşlık, dostluk, kardeşlik, sırdaşlık, yol arkadaşlığı. Bir de koşulsuz sevmek, sevilmek. Hadi şimdi seven sevdiğine sevdiğini söylesin. Belki o zaman dünya daha yaşanılır bir yer olur sevgili dostlar.